Düşüş, Yazar Notu

Bu oyunu, Albert Camus’nun 1956 tarihli Düşüş (La Chute) romanından esinle serbest bir uyarlama olarak tasarladım. Camus’nun bu eseri yazmasına esin kaynağı olan, Seine Nehri’nden çıkarılan bedeni ve ölümsüz yüz ifadesiyle dönemin sanatçılarında derin bir iz bırakan “meçhul kadın”ın figürü, sadece Paris’te değil, bu coğrafyada da yankılandı. Bu bağ, 1950’ler İstanbul’unda geçen, kadın intiharları ve etnik şiddetle yüzleşen alternatif bir Düşüş evreni kurma fikrini doğurdu bende.

6-7 Eylül 1955 Pogromu’nun hemen ardından Galata’daki bir meyhanede Camus’nun Jean-Baptiste Clamence’inden ilhamla, bir tanıklık ve sahte vicdan anlatısının yerli karşılığı olarak Reşat Nezih Darcan doğdu. Pogrom sırasında şiddete uğrayan bir Rum kadının muhtemel intiharına sessiz kalan bu anlatıcı ile, karakterin kendi iç çöküşü üzerinden seyircide vicdani bir hesaplaşma alanı açmayı amaçladım.

Bu projeyi geliştirirken ilk başta 6-7 Eylül’e dair doğrudan bir referans zihnimde yoktu. Tek kişilik bir oyun metni bulmak amacıyla araştırmalar yaparken bir arkadaşımın önerisi ile Camus’nun Düşüş’ünü ilk okuduğumda, metnin Amsterdam’a Hollanda ve Fransa’ya dair yerel kodlarla dolu olan yapısı bana içinden evrensel bir hikaye bulamayacakmışım hissi vermişti. Tekrar eden her okumamda bu bakışım değişti ve metni yerelleştirir de İstanbul’a uyarlasam nasıl olur diye düşünmeye başlamıştım. Sait Faik’in İstanbul öykülerine, Suat Derviş’in Fosforlu Cevriye romanına geri döndüm; oradaki sokaklara, meyhanelere, yoksul ve görünmez kılınmış yaşamlara baktım. 1950’ler İstanbulu ile ilgili sosyo-ekonomik, kültürel ve mimari dönüşümleri araştırdım. Camus’nun Mexico City adını verdiği barın, bu topraklarda bir meyhaneye karşılık gelebileceğini düşündüm. Fakat Camus’nun eserindeki kadın olgusu bendeki tahayyülde İstanbul’da karşılığını bulamıyordu. Sonra kendime şu soruyu sordum: Camus bu eseri 1956’da yazıp yayımlarken İstanbul’da neler oluyor, kadınlar ne yaşıyordu? Ve o anda bu coğrafyada 6-7 Eylül 1955’in yaşandığı düştü aklıma, ardından arşiv çalışmaları ile okuduğum anılar ile birçok kadının bedenine şiddetin en ağır halleriyle zulmedildiğini ve yaşlı genç birçok kadının tecavüze uğradığını ve intihar ettiğini öğrendim. Bir utanç meselesi haline getirilmiş ve yüzlerce kadının bu yaşadıkları açık edilmemişti. O kadınlarla bu toplumun bir erkeği olarak hiçbir zaman yeterli empatiyi kuramayacağımı biliyordum, buna kalkışmak bile bana hadsizlik gibi gelmekteydi. O günlerde yaşananlar, ancak bugün cesaretini toplayabilenlerin hatıraları ile kısmen dile gelebilmekteydi. Oysa her gün düşünsel bombardımanı altında kaldığımız “eril devletin” fail dilini ne yazık ki daha iyi tanımaktaydım. Meçhul kadın Seine Nehri’ne değil de Galata Köprüsü’nden Haliç’e atlamış olsaydı, failin kendinde cisimleştiği Reşat Nezih Darcan nasıl bir hikâye anlatırdı? İşte bu soruyla birlikte, sahnede anlatmak istediğim hikâye şekillenmeye başladı ve karakter dile geldi.

Kadınlara yönelik her türlü şiddetin tarihsel sürekliliği ve hala, gün geçtikçe artan şekilde yine devlet eliyle kanıksatılıp cezasız bırakılıyor olması beni bu toplumun bir paydaşı olarak çaresizlik hissiyle derinden sarsıyor. Bu nedenle, elimden geldiğince bir şey yapmam gerektiğine inanıyor, bu meselenin sadece bireysel bir vicdan meselesi değil, toplumsal bir sessizlik alanı olarak da yakıcı ve kadınlara karşı eşitsiz yanının 70 yıl da geçse hala sürüyor olduğunu sahnede görünür kılmaya çalışmak istiyorum.

Bu arka planla kaleme aldığım oyun metni, toplumsal cinsiyet eşitliği, azınlık hakları, kültürel miras ve toplumsal hafıza gibi temalarla doğrudan ilişkilidir. Oyunun anlatısı, İstanbul’un çok kültürlü geçmişiyle yüklü de olsa, orayla sınırlı kalmadan Van’dan Mersin’e, Artvin’den Diyarbakır’a uzanan bir coğrafyada sahnelenecek; böylece farklı yerel hafızalarda benzer yüzleşmelerin imkânı araştırılacaktır. Bu nedenle oyun, tarihsel doğruluğu gözeterek belgesel tiyatro unsurlarıyla, çok dilli karakterlerle ve estetik bağlamda çoklu medya unsurlarını da içinde barındıran epik bir yapıda oluşturulmuştur.

Bu projeyle birlikte, temsilin ötesinde bir yüzleşme alanı açmak istiyorum. Sahnede anlatılan hikâyeler kadar, bastırılanların, söylenmeyenlerin ve unutturulanların da sesi olabilmek arzusundayım. Camus’nun Düşüş’ünde yankılanan sessizliği, bu toprakların tarihsel suskunluklarıyla kesiştirerek; izleyiciyle karşılıklı bir tanıklık deneyimi kurmayı hedefliyorum. Çünkü bazen en derin düşüş, yalnızca bir kişinin değil, bütün bir toplumun görmezden geldiği bir anın içinden gelir.

Engin Emre Değer

Scroll to Top